Her gün telefon ekranında onlarca, belki yüzlerce başlık görüyoruz. Ekonomiden spora, kültür sanattan günlük yaşama kadar birçok haber birkaç saniye içinde önümüzden geçip gidiyor. Fakat bazı başlıklar var ki parmağımızı ekranda durduruyor.

Bir kaza, beklenmedik bir ölüm, büyük bir dolandırıcılık iddiası, kavga ya da sıra dışı bir olay…

Çoğu zaman “Ne olmuş?” diyerek haberi açıyoruz.

Peki neden?

Gazetecilik yaparken insan ister istemez okurun hangi haberlere daha fazla ilgi gösterdiğini gözlemliyor. Bazen uzun süre üzerinde çalışılmış, toplumsal açıdan önemli olduğunu düşündüğünüz bir haber beklediğiniz ilgiyi görmezken çok daha olumsuz bir gelişmenin kısa sürede geniş bir okuyucu kitlesine ulaştığını görebiliyorsunuz.

Burada yalnızca medyayı suçlamak kolay olur. “Kötü haber daha çok ilgi görüyor, medya da bu nedenle sürekli kötü haber yayımlıyor” deyip konuyu kapatabiliriz. Ancak mesele bana göre bundan daha karmaşık.

Çünkü haberin bir tarafında onu hazırlayanlar varsa diğer tarafında da bizler, yani okurlar varız.

İnsan doğal olarak çevresindeki tehlikeleri bilmek istiyor. Yakınında bir deprem olduğunda büyüklüğünü merak ediyor, bir suç işlendiğinde nasıl gerçekleştiğini öğrenmek istiyor, büyük bir kaza olduğunda nerede yaşandığına bakıyor. Bazen merak ediyoruz, bazen endişeleniyoruz, bazen de “Benim başıma gelebilir mi?” düşüncesiyle ayrıntıları öğrenmeye çalışıyoruz.

Üstelik artık haberle karşılaşmak için gazete satın almamız veya akşam haberlerini beklememiz gerekmiyor. Telefonumuz günün her saatinde yanımızda. Sosyal medya, haber siteleri ve bildirimler sayesinde gündem sürekli cebimizde.

Bu durum haber tüketme biçimimizi de değiştirdi.

Bir zamanlar günün önemli gelişmeleri belirli saatlerde takip edilirken bugün birkaç dakika içerisinde yeni bir “son dakika” gelişmesiyle karşılaşabiliyoruz. Bir olay daha ne olduğunu tam anlamadan başka bir olayın gölgesinde kalabiliyor. Sabah herkesin konuştuğu bir konu, akşam olduğunda yerini tamamen başka bir gündeme bırakabiliyor.

Tam da burada gazeteciliğin önemli bir sorumluluğu ortaya çıkıyor.

Okurun ilgisini çekmek elbette haberciliğin bir parçası. Sonuçta okunmayan bir haberin topluma ulaşması da mümkün değil. Fakat ilgi çekmek ile korkuyu, acıyı veya endişeyi büyütmek arasında ince bir çizgi var.

Özellikle kötü olaylarda kullanılan dil bu nedenle önemli.

Bir kazayı aktarırken olayın vahametini artırmaya çalışmak, bir kişinin yaşadığı acıyı yalnızca daha fazla dikkat çekmek için kullanmak ya da henüz doğrulanmamış ayrıntıları kesinmiş gibi sunmak gazeteciliğin temel amacı olmamalı.

Çünkü ekranın diğer tarafında gördüğümüz her sayı, her fotoğraf ve her başlığın arkasında gerçek insanlar var.

Okurun da bu sistemin tamamen dışında olduğunu düşünmüyorum. Neye baktığımız, neyi paylaştığımız ve hangi başlıklarda durduğumuz dijital dünyada önem taşıyor. Biz hangi içeriklere ilgi gösteriyorsak karşımıza benzerlerinin çıkması da şaşırtıcı değil.

Belki de bu nedenle zaman zaman kendi haber tüketme alışkanlıklarımızı sorgulamamız gerekiyor.

Bir haberi gerçekten bilgi edinmek için mi açıyoruz, yoksa yalnızca başlığın oluşturduğu meraka mı yeniliyoruz?

Bu sorunun tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Ancak bildiğim bir şey var: Kötü haberler hayatın bir parçası ve gazetecinin görevi bunları görmezden gelmek değil. Asıl mesele, kötü bir olayı aktarırken gerçeği kaybetmemek, insanı unutmamak ve haberi yalnızca tıklanacak bir ürüne dönüştürmemek.

Belki de asıl soru medyanın neden kötü haber verdiği değil; bizim neden kötü habere bakmadan geçemediğimizdir.