İnsan bazen hayatının yolunda gitmediğini düşünür. Fakat çoğu zaman yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunu tarif edemez. İşe gider, arkadaşlarıyla buluşur, faturalarını öder, hafta sonunu bekler. Yeni bir şey satın alır, birkaç gün mutlu olur, sonra yeniden aynı döngünün içine girer. Dışarıdan bakıldığında ortada büyük bir problem yoktur. Belki de asıl problem tam olarak budur. Çünkü insanın hayatında büyük bir kırılma olmadığında, kendisine dönüp “Bir şeyler yanlış gidiyor” demesi çok daha zordur. Her şey olması gerektiği gibi görünürken insanın içinde bir şeylerin eksilmesi, çağımızın en sessiz hikâyelerinden biridir.
Sabahları aynı saatte uyanıyoruz. Telefonun alarmını kapatıyor, daha yataktan kalkmadan dünyanın geri kalanına bağlanıyoruz. Başkalarının hayatlarına bakıyor, sonra kendi hayatımıza dönüyoruz. Kahvemizi içiyor, işe yetişiyor, gün içerisinde onlarca insanla konuşuyor, akşam olduğunda bütün günün nasıl geçtiğini anlamadan eve dönüyoruz. Ertesi sabah aynı şey yeniden başlıyor. Bir süre sonra bu düzen bize o kadar tanıdık geliyor ki onu sorgulamayı bırakıyoruz. Belki insanın hayatındaki en tehlikeli an mutsuz olduğu an değil, alıştığı andır. Çünkü mutsuzluk insanı harekete geçirebilir; alışkanlık ise olduğu yerde tutar.
David Fincher’ın Fight Club filmi yıllardır bu yüzden yalnızca bir film olarak kalmadı. Yüzeyde şiddet ve başkaldırı üzerine kurulmuş gibi görünse de filmin asıl meselesi insanın kendisiyle arasındaki mesafedir. Filmin anlatıcısı düzenli bir hayat yaşamaktadır; işi, evi ve eşyaları vardır. Fakat bütün bunların arasında kendisine ait olduğunu hissedebildiği çok az şey bulunur. Hayatını sürdürüyor gibidir ama hayatının içerisinde değildir. Belki de filmi rahatsız edici yapan şey budur. Çünkü anlatıcı bize uzak değildir. İşinin başında oturan, yaptığı şeyin nedenini zamanla unutmuş, eve döndüğünde yalnızca dinlenmek isteyen herhangi bir insan olabilir. Sorun çalışmak değildir. Sorun, bütün bunların arasında insanın kendisine ait olan sesi giderek daha az duymasıdır.
Belki de modern insanın asıl meselesi mutsuzluk değil, kendisine yabancılaşmasıdır. Yeni bir eşya aldığımızda, yeni bir işe başladığımızda veya yeni bir hedef belirlediğimizde hayatımızın biraz daha tamamlandığını düşünürüz. Fakat insan sahip olduğu şeylere çok hızlı alışır. Dün hayalini kurduğu şey, bugün sıradanlaşır ve yeniden başka bir eksiklik ortaya çıkar. Böylece insan, sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya başlar. Ne iş yaptığını, neye sahip olduğunu, nerede yaşadığını anlatır; fakat bütün bunların arasında “Ben kimim?” sorusu sessizleşir.
İnsan kendisini bir anda kaybetmez. Küçük vazgeçişlerle kaybeder. Ertelenen kitaplar, gidilmeyen yerler, söylenmeyen sözler, sürekli sonraya bırakılan hayaller… Sonra bir gün fark ederiz ki hayatımızı yaşamaktan çok yönetmeye başlamışız. Belki de ihtiyacımız olan yeni bir hayat değildir. Önce kendi hayatımıza yeniden bakmamız gerekir. Çünkü keşif her zaman uzaklara gitmek değildir. Bazen uzun zamandır bakmadığımız bir yere, kendimize, yeniden bakmaktır. Ve belki bugün sorulması gereken en sade soru şudur: Biz bu hayatı ne zaman yaşamayı bıraktık?



























