Okumayı bırakmadık; ama uzun süre aynı sayfada kalmak giderek zorlaşıyor. Gün içinde onlarca başlık okuyor, yüzlerce görüntü görüyor, birkaç saniyelik videolar arasında dolaşıyoruz. Bilgiye belki de hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyoruz. Buna karşılık bir kitabın başında kesintisiz yarım saat geçirmek, çoğumuz için eskisinden daha fazla çaba istiyor. Peki, değişen gerçekten okuma isteğimiz mi, yoksa dikkatimizi kullanma biçimimiz mi?

TÜİK’in 2025 Zaman Kullanım Araştırması, son on yıldaki değişimi oldukça açık ortaya koyuyor. Son dört hafta içinde sosyal medyada vakit geçirdiğini belirten 10 yaş ve üzerindeki kişilerin oranı 2015’te yüzde 33,9 iken 2025’te yüzde 71,7’ye yükseldi. Aynı dönemde gazete, dergi ve benzeri yayınları okuyanların oranı ise yüzde 39,4’ten yüzde 20,1’e geriledi.

Bu veriler doğrudan “kitap okuma oranı yarıya düştü” anlamına gelmiyor. Ancak okuma ile ekran arasında günlük zaman kullanımının nasıl değiştiğini göstermesi açısından önemli.

Peki, neden böyle oldu?

Meseleyi yalnızca “İnsanlar artık okumayı sevmiyor” diyerek açıklamak kolay değil. Değişen biraz da bilgiyi ve içeriği tüketme biçimimiz.

Kitap, okuyucusundan süreklilik istiyor. Bir romanın dünyasına girmek, karakterleri tanımak veya bir düşünceyi takip etmek için dikkatin belirli bir süre aynı yerde kalması gerekiyor. Dijital dünya ise bunun tam tersine hız sunuyor. Birkaç saniyelik videolar, bildirimler ve sürekli yenilenen içerikler arasında sıkıldığımız anda başka bir seçeneğe geçebiliyoruz.

Bu alışkanlığın çocuklara kadar uzandığını gösteren veriler de var. TÜİK’in 2024 Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasına göre ise 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 34,4’ü, ekran başında daha fazla zaman geçirdiği için daha az kitap okuduğunu belirtiyor.

Elbette bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek doğru değil. Aynı ekran üzerinden kitap okuyabiliyor, araştırma yapabiliyor ve daha önce ulaşılması çok daha zor olan bilgi kaynaklarına saniyeler içinde erişebiliyoruz.

Sorun belki de ekranın kendisi değil, dikkatimizin giderek daha kısa aralıklarla bölünmesine alışmamız.

Otobüste, bekleme salonunda ya da uyumadan önce oluşan küçük boşlukların önemli bir bölümünü artık telefon dolduruyor. Kitap hâlâ hayatımızda; fakat onun istediği zaman ve kesintisiz dikkat giderek daha kıymetli hale geliyor.

Bu yüzden belki de artık “Neden kitap okumuyoruz?” diye sormak yeterli değil.

Asıl soru şu:

Uzun uzun okumaya tahammülümüzü, kısa kısa tüketmeye alışırken mi kaybediyoruz?