Çağımızın belki de en büyük hastalığı, bir şeyleri olduğumuzdan ziyade olduğumuzu sanmak. Özgür olduğumuzu, mutlu olduğumuzu, iyi şeyler başardığımızı, hatta yaşadığımızı sanıyoruz. Üstelik bunu yaparken kendimizi oldukça ikna edici buluyoruz. Bir fotoğrafın altına iliştirilmiş birkaç kelime, güzel bir kahve fincanı, kurumsal bir başarı paylaşımı ya da kalabalık bir masada çekilmiş fotoğraf... Bütün bunlar, hayatın kendisinden geriye kalanları temsil etmeye başladı. Belki de artık yaşamakla yaşadığımızı göstermek arasındaki farkı unutuyoruz.

Postmodern sokaklarda yürüyen insanın cebinde telefonu, zihninde başkalarının yargıları, yüzünde ise kendisine ait olduğuna inandığı bir ifade var. Herkes bir şeyleri eleştiriyor, herkes bir şeyleri biliyor, herkesin bir başkasının hayatına dair söyleyecek birkaç cümlesi var. Ne var ki bu kadar düşüncenin dolaştığı bir yerde, düşünmenin kendisine ne kadar yer kaldığı tartışılır. İnsanlar birbirlerine görünmez çemberler çiziyor; o çemberin dışında kalanları tuhaf, eksik, başarısız ya da çağın gerisinde kabul ediyor. Sonra kendi dar dünyalarını modernlik adı altında pazarlıyorlar. İlginç olan, medeniyetin bu kadar konuşulduğu bir dönemde birbirimizi anlamaya ayırdığımız zamanın giderek azalması.

Belki de özgürlüğü yanlış yerde arıyoruz. Seçeneklerimizin çoğalmasını özgürleşmek, istediğimiz ürüne ulaşabilmeyi mutluluk, bir unvan edinmeyi başarı, sürekli meşgul olmayı ise yaşamak zannediyoruz. Oysa insanın önüne konulan seçeneklerin çokluğu, her zaman kendi kararlarını verebildiği anlamına gelmiyor. Kurumsal vitrinlerde kusursuz ekipler, sosyal medyada kusursuz hayatlar, sokaklarda ise birbirine benzememek için birbirine benzeyen insanlar görüyoruz. Herkes kendine ait bir hayat kurmaya çalışırken aynı kalıpların içerisinde buluşuyor.

Dante, İlahi Komedya'nın başlangıcında kendisini karanlık bir ormanda yolunu kaybetmiş olarak anlatır. Belki de çağımızın insanı için bu orman artık ağaçlardan değil; bitmek bilmeyen bildirimlerden, başarı hikâyelerinden, başkalarının hayatlarına dair yargılardan ve sürekli yeniden üretilen beklentilerden oluşuyor. Sabah işe yetişmeye çalışan, gün içerisinde kendisini kanıtlamak için türlü unvanların peşinden koşan, akşam olduğunda ise başkalarının hayatlarını izleyerek kendi hayatını değerlendiren insanın kaybolduğu yer tam da burası olabilir. Dante'nin cehenneminde herkes kendi eylemleriyle yüzleşirken bugünün insanı çoğu zaman başkasının kusurunu bulmakla meşgul. Kendi çelişkilerimize bakmak yerine başkalarının yanlışlarını sıralıyor, kendi hayatımızı sorgulamak yerine başkalarının hayatlarına not veriyoruz. Oysa Dante'nin yolculuğu, insanın önce kendi karanlığıyla karşılaşmadan aydınlığa ulaşamayacağını hatırlatır. Belki de bizim yeniden öğrenmemiz gereken şey, başkalarının yolunu tarif etmekten önce kendi yönümüzü bulabilmektir.

Düşünsenize, ideal bir toplumdan söz ediyoruz ama ideal bir insanın, ideal bir işin, hatta kusursuz bir hayatın mümkün olmadığını çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Her şeyi en iyi hâle getirme arzumuz, bazen elimizdeki güzellikleri fark etmemize engel oluyor. Belki de sorun, daha iyisini istememizde değil; mevcut olanı sürekli yetersiz görmemizde. Sonuçta hepimiz biraz kendi medeniyetimizin mimarı, biraz da kendi yanılgılarımızın sakiniyiz. Belki bu çağın en büyük ihtiyacı yeni bir başarı hikâyesi, yeni bir kişisel gelişim reçetesi ya da daha parlak bir vitrin değildir. İhtiyacımız olan, biraz durmak, düşünmek ve kendimize dürüstçe bakabilmektir. Çünkü insan bazen bütün dünyayı anlamaya çalışırken kendisine yabancılaşabiliyor.

Ve galiba asıl mesele şu: Yaşadığımızı sanmakla gerçekten yaşamak arasında hâlâ bir mesafe var. Üstelik bu mesafeyi kapatmak için yeni bir yol haritasına değil, belki de biraz cesarete ihtiyacımız var.

Belki de bütün bu karmaşanın içerisinde ihtiyacımız olan şey, yeni bir medeniyet tarifi ya da daha gösterişli söylemler değildir. Cesaret göstermek için de büyük kalıplara, kusursuz cümlelere ve iddialı duruşlara ihtiyaç yok. Ellerimiz cebimizde yürüdüğümüz bu postmodern sokaklarda, önce ellerimizi cebimizden çıkarmak; başkalarının hayatına dair hükümler vermeden önce kendi tercihlerimizi, alışkanlıklarımızı ve çelişkilerimizi sorgulamak yeterli bir başlangıç olabilir. Zira herkesin birbirine medeniyet dersi verdiği bir dönemde, insanın kendisine birkaç soru sorması bile azımsanacak bir davranış değil. Sonuçta mesele hangi sokakta yürüdüğümüz değil, o sokakta ne kadar kendimiz olabildiğimiz. Tabii hâlâ kendimiz olduğumuzu sanmıyorsak...