Yıllar önce okuduğum ve filmini izlediğim Gatsby, geçtiğimiz yıl bir üniversite etkinliğinde yeniden gündemime gelmişti. Filmin içinde parlak biçimde anlatılan aşktan çok, iki farklı dünyayı, iki farklı hayatı ve bu hayatların sahip oldukları farklı fırsatları konuşmuştuk. Bugün yeniden düşündüğümde ise Gatsby’nin yalnızca geçmişe duyulan bir aşkı değil, insanın hayata hangi koşullarda başladığını ve bu koşulların geleceğini ne kadar belirlediğini anlattığını düşünüyorum.
Fırsat eşitliği denildiğinde çoğu zaman herkesin önünde aynı kapının bulunması yeterliymiş gibi düşünüyoruz. Oysa asıl mesele kapının varlığı değil, o kapıya kimin hangi yoldan geldiği. İnsan dünyaya geldiği aileyi, ekonomik koşulları, eğitim imkânlarını, çevresini ya da sahip olduğu sosyal ilişkileri seçmiyor. Fakat bütün bunlar, daha kendi hayatının yönünü belirlemeden önce onun önüne görünmez bir başlangıç çizgisi koyuyor.
Gatsby tam da bu çizginin ötesine geçmeye çalışan bir karakter. James Gatz olarak başladığı hayatı geride bırakıyor, kendisine yeni bir kimlik kuruyor ve büyük bir servet elde ediyor. Bir anlamda toplumun ona biçtiği sınırları kendi çabasıyla aşmaya çalışıyor. Fakat Tom Buchanan’ın dünyasına baktığımızda bambaşka bir başlangıç görüyoruz. Tom yalnızca servetin içinde doğmuyor; o servetin beraberinde getirdiği çevreye, ilişkilere, kültüre ve aidiyet duygusuna da doğuştan sahip oluyor. Buradaki fark yalnızca kimin daha zengin olduğu değil. Daha derin bir fark var: Gatsby bir dünyaya girmeye çalışıyor, Tom ise o dünyanın zaten bir parçası. Gatsby kendisini kanıtlamak zorunda; Tom’un ise kendisini kanıtlamasına gerek yok. Çünkü bazı ayrıcalıklar, insanın elinde olduğu için değil, hayatının doğal bir parçası olduğu için görünmez hale geliyor. Belki de fırsat eşitsizliğinin en zor tarafı tam olarak burada başlıyor. İnsan kendi sahip olduğu avantajları çoğu zaman fark etmiyor. İyi bir eğitim, güvenli bir aile ortamı, doğru zamanda karşılaşılan bir insan, ekonomik bir güvence ya da bir çevrenin açtığı kapı, kişinin gözünde yalnızca hayatın olağan akışı gibi görünebiliyor. Başka biri aynı noktaya ulaşmak için yıllarını harcadığında ise onun başarısı yalnızca “çok çalışmış olmakla” açıklanabiliyor.
Elbette emek önemlidir. Fakat emeğin sonuçlarını anlamak için yalnızca ne kadar çalıştığımıza değil, nereden başladığımıza da bakmak gerekir. Çünkü aynı yarışta olduğumuzu düşünürken aslında aynı başlangıç çizgisinde olmayabiliriz. Gatsby’nin yeşil ışığa bakışı da bu nedenle yalnızca Daisy’ye duyduğu özlemin sembolü değildir. O ışık, insanın ulaşabileceğine inandığı başka bir hayatın simgesidir. Daha iyi bir gelecek, daha yüksek bir sınıf, daha güçlü bir aidiyet ve geçmişin bütün sınırlarını aşma arzusu... Gatsby o ışığa doğru ilerlerken aslında yalnızca bir insana değil, kendisine vaat edilen “başarabilirsin” fikrine de uzanmaktadır. Aslında Daisy’nin, “başarabilirsin” düşüncesinin en parlak hâli olarak okurlara sunulduğunu söyleyebiliriz.
Fakat hikâyenin asıl çarpıcı tarafı, insanın ekonomik olarak yükselebilmesinin her zaman toplumsal olarak kabul görmek anlamına gelmemesidir. Gatsby servet kazanabilir, büyük bir ev satın alabilir, kalabalık davetler verebilir. Ancak bütün bunlar onun geçmişini ve hayata o dünyanın dışında başladığı gerçeğini tamamen ortadan kaldırmaz. Belki de fırsat eşitliği üzerine düşünürken sormamız gereken soru budur: İnsanlara yalnızca yükselme ihtimalini göstermek yeterli midir, yoksa o yükselişin önündeki görünmez duvarları da konuşmak mı gerekir?
Çünkü eşitlik, herkese aynı şeyi vermekten çok daha karmaşık bir meseledir. Bazen eşitsizlik, gözle görülür bir engel olarak değil; birinin hayatında hiç düşünmeden sahip olduğu, diğerinin ise yıllarca ulaşmaya çalıştığı imkânlar olarak karşımıza çıkar. Gatsby’nin trajedisi belki de burada anlam kazanıyor. O, hayalini kurduğu dünyaya yaklaşmayı başarıyor ama o dünyanın gerçekten kendisine ait olup olmadığını hiçbir zaman değiştiremiyor. Ve geriye şu soru kalıyor: Hepimize aynı geleceği hayal etme hakkı verilmiş olabilir. Peki o geleceğe ulaşmak için gerçekten hepimizin önünde aynı yol mu var?




























