İnsanın kendisi olması, sanıldığı kadar kolay değil. Daha çocukluk yıllarından itibaren bize nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği anlatılıyor. Hangi okulu okuyacağımız, hangi mesleği seçeceğimiz, ne kadar para kazanmamız gerektiği, ne zaman evlenmemiz gerektiği, nasıl başarılı olacağımız… Zamanla bunların bir kısmını sorgulamadan kabul ediyor, bir kısmını ise kendi tercihimiz sanıyoruz. Sonra hayatımızı bu tercihler üzerine kuruyoruz. Bir işe giriyor, daha iyi bir işe geçmek istiyor, daha fazla kazanmayı hedefliyor, çevremizdekilerin başarılarını kendi hayatımızın ölçüsü haline getiriyoruz. Bir noktadan sonra kendi sesimizi duymayı bırakıp başkalarının bizim için kurguladığı hayatın figüranları olarak yaşamaya başlıyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman kimse bizi zorladığı için değil, biz böyle olması gerektiğine inandığımız için yapıyoruz. Sonra bütün bunlara mecburiyet, sorumluluk veya başarı diyoruz.

Geçtiğimiz hafta Sakarya Gusto da Ante Müzik Grubu’nu dinleme fırsatım oldu. Dört arkadaşın bir araya gelerek oluşturduğu bu grup, kendi müziklerini üretmenin yanında rock ve kendi tarzlarının dışındaki parçaları da kendi yorumlarıyla sahneye taşımıştı. Fakat beni asıl etkileyen yalnızca sahnedeki müzik değildi. Bir süre sonra sahnedeki dört kişiyle salondaki insanlar arasında görünmez bir bağ oluştu. İnsanlar aynı şarkıya eşlik ediyor, aynı ritmi paylaşıyor, alkışlarıyla ve sesleriyle müziğin bir parçası haline geliyordu. Ortada tek bir kişinin yönettiği bir hareket yoktu; herkes kendi yerinden o ortak ritme katılıyordu.

Aslında orada ilginç olan şey tam da buydu. İnsanlar aynı ritme ayak uydururken aynı kişiye dönüşmüyordu. Herkes ortak bir deneyimin içinde kendi varlığını koruyabiliyordu. Belki de kalabalıklarla kurduğumuz ilişkinin en sağlıklı hali buydu: Bir yere ait olmak ama kendini kaybetmemek. Başkasının sesine eşlik etmek ama kendi sesini susturmamak. Belki de hayatın önemli meselelerinden biri, kalabalığın dışında kalmak değil, kalabalığın içinde kendi ritmini koruyabilmekti.

Çünkü günlük hayatın içerisinde bunun tersini sık sık yapıyoruz. Birilerinin nasıl yaşadığına bakıyor, onların tercihlerini kendi hayatımız için ölçü kabul ediyoruz. Başarılı olmak için herkesin kullandığı yolu kullanıyor, herkesin önem verdiği şeylere önem veriyor, herkesin ulaşmaya çalıştığı yere ulaşmak istiyoruz. Bir süre sonra gerçekten ne istediğimizi değil, ne istememiz gerektiğini düşünmeye başlıyoruz.

Çalışma hayatı bunun en görünür olduğu alanlardan biri. Daha fazla çalışıyoruz. Daha fazla üretmek, daha fazla kazanmak, daha yüksek bir pozisyona gelmek istiyoruz. Daha büyük bir ev, daha iyi bir araba, daha yüksek bir maaş… Bunların hiçbirinde yanlış olan bir şey yok. Asıl mesele, bunları neden istediğimizi kendimize ne kadar sorduğumuz. Çünkü bazen bizi yoran şey yalnızca çalışmak değil; başkalarının belirlediği başarı ölçüsüne yetişmeye çalışmak. Bir başkasının kariyerine bakıp kendimizi geride hissediyor, daha fazla kazanmadığımız için eksik olduğumuzu düşünüyor, dinlenirken bile çalışmamız gerektiğine inanıyoruz. Kimse bizden bunu istemediği halde kendimize sürekli bir performans hedefi koyuyoruz. Kendi hayatımızın yöneticisi olduğumuzu düşünürken, aslında kendi üzerimizde sürekli bir denetim kuruyoruz.

Fakat bütün bunların arasında çok basit bir soruyu unutuyoruz: Peki biz ne zaman yaşayacağız?

Çalışmak elbette hayatın zorunlu bir parçası. Hepimizin geçinmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve geleceğini kurmak için çalışması gerekiyor. Fakat çalışmayı hayatın kendisi haline getirdiğimiz noktada başka bir sorun ortaya çıkıyor. İnsan, yaşamak için çalışmaktan çıkıp çalışabilmek için yaşamaya başlıyor. Sabah işe gidiyoruz, akşam dönüyoruz. Hafta sonunu bekliyoruz. Pazartesi geldiğinde yeniden hafta sonunu beklemeye başlıyoruz. Bir süre sonra takvimimiz doluyor fakat hayatımızın içi boşalıyor. Belki de mesele vitrinin ne kadar parlak olduğu değil. Mesele, o vitrinin içinde gerçekten kendimizi görüp göremediğimiz.

Belki de ihtiyacımız olan şey kalabalıktan tamamen uzaklaşmak değil. Bazen aynı şarkının içinde kalıp kendi sesimizi duyabilmek. Başkalarıyla aynı ritme eşlik ederken neden orada olduğumuzu unutmamak. Çünkü insanın kendisi olması, herkesten farklı olmak anlamına gelmiyor. Bazen asıl mesele, herkesle birlikte yürürken nereye gittiğini hâlâ biliyor olmak.

Vitrinin dışında olmak belki de tam olarak budur: Hayattan çekilmek değil, hayatın bize sunduğu vitrinin içinde kendimizi kaybetmemek.