Whiplash filmini izlerken yalnızca bir müzisyenin başarı hikâyesini görmek mümkün değil. Bir çalışma hayatını da görmek mümkün. Bir yöneticinin, bir çalışanın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini; başarı, performans ve disiplin gibi masum görünen kavramların nasıl baskı aracına dönüşebileceğini anlatıyor aslında. Çünkü mobbing her zaman bağırmıyor. Bazen oldukça profesyonel konuşuyor. “Bunu senin gelişimin için söylüyorum.” “Biraz daha gayret etmelisin.” “Bu tempoya ayak uyduramıyorsan burada zorlanırsın.” Cümleler değişiyor ama sonuç aynı yere çıkıyor: İnsan, kendisine yapılan baskıyı sorgulamadan önce kendisini sorgulamaya başlıyor. Kendini eksik görüyor, yetersizliğini sorguluyor ve sorguladıkça kendini değil, hayatını adıyor. Fletcher’ın Andrew üzerindeki en büyük gücü onu aşağılaması değil, Andrew’un kendi değerini zamanla Fletcher’ın onayına bağlamasıdır. Bir noktadan sonra Andrew artık yalnızca davul çalmıyor; takdir edilmeye, onaylanmaya ve yeterli olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Modern çalışma hayatında bunun daha sofistike biçimlerini görüyoruz. Çalışan yalnızca işini yapmıyor, sürekli yeterli olup olmadığını düşünüyor. Bir işi tamamladığında dinlenmek yerine bir sonrakini düşünüyor. Başarısını değil, neden daha başarılı olamadığını sorguluyor. Bir süre sonra iş, hayatın bir parçası olmaktan çıkıp hayatın kendisi haline geliyor.
Burada Marx’ın yabancılaşma kavramını düşünmeden duramıyorum. İnsan emeği aracılığıyla kendisini gerçekleştirebilecekken, üretim ilişkileri içerisinde kendi emeğine ve sonunda kendisine yabancılaşabiliyor. Bugün bu yabancılaşma yalnızca yaptığı işten nefret etmek değil. İnsan bazen sevdiği işi yaparken bile kendisine yabancılaşıyor. Çünkü kendi değerini kendi gözünden değil, başkalarının takdirinden ölçmeye başlıyor. Sürekli çatlaklarından kusurlar sızan bir onay mekanizmasına kendisini koşulsuz teslim ediyor.
Modern kurumlar çalışanlarını ölçmek, sınıflandırmak ve standartlaştırmak istiyor. Performans tabloları, hedefler, KPI’lar, puantajlar ve raporlar bunun araçları. Bunların hiçbiri tek başına sorun değil. Sorun, insanın zamanla bu tabloların toplamına indirgenmesi. Çalışan bir insan olmaktan çıkıp performans yüzdesine, maliyet kalemine veya personel numarasına dönüşüyor. Pasif mobbing için de zemin tam burada oluşuyor.
Çünkü açık şiddet artık kurumsal dünyada kaba görünüyor. Onun yerine yapılan işi görünmez kılmak, başarıyı “zaten yapman gereken buydu” diyerek sıradanlaştırmak, doğru yaptığında sessiz kalıp yanlış yaptığında büyütmek, görev tanımını sürekli genişletmek ve kurumun kronik hatalarını çalışanına yüklemek gibi yöntemler kullanılıyor. Bütün bunlar “kurumsal gereklilik” olarak sunuluyor. Türkiye’de buna bir de güvencesizlik ekleniyor. İş değiştirmek teoride bir seçenek olsa da kira, kredi, aile sorumlulukları, hayat pahalılığı ve işsizlik korkusu çalışanın hareket alanını daraltıyor. Önce bir gün fazla çalışılıyor, sonra hafta sonu gelen mesaja cevap veriliyor, ardından görev tanımının dışındaki işler üstleniliyor. Sonunda bunların tamamı “fedakârlık” adı altında normalleşiyor. Ve ardından o cümle geliyor:
“Her yerde böyle.”
Belki de çalışma hayatındaki en tehlikeli cümlelerden biri bu. Çünkü yanlış olanı açıklamıyor; yanlış olanı normalleştiriyor. Çalışan itiraz etmedikçe daha fazlası isteniyor. Standart yükseldikçe normal çalışma kapasitesi yetersiz görünmeye başlıyor. Sonunda çalışan, sistemin problemini kendi eksikliği sanıyor. Whiplash’in finalinde Andrew olağanüstü bir performans sergiliyor. Salon alkışlıyor. Fletcher bakıyor. Andrew çalıyor. Sahne muhteşem. Fakat geriye şu soru kalıyor: Bu gerçekten başarı mı, yoksa bir insanın kendisinden vazgeçmesinin alkışlanan hali mi?
Bugün iş hayatında da aynı soruyu sormalıyız. En çok çalışan gerçekten en başarılı kişi midir? Her şeye “evet” diyen gerçekten uyumlu mudur? Korktuğu için hata yapmayan çalışan gerçekten yüksek performanslı mıdır? Çalışanını sürekli sınırlarının ötesine iten yönetici gerçekten lider midir?
Belki de değil.
Çünkü liderlik, insanı kırarak kapasitesini ortaya çıkarmak değildir. İnsanın kapasitesini ortaya çıkarabileceği koşulları yaratmaktır. Mobbing her zaman bağırmaz. Bazen sizi alkışlar. Bazen “potansiyelin var” der. Bazen terfi sözü verir. Bazen başarı hikâyesi yaratır. Ve bazen bütün bunların sonunda, kendi hayatınızın davulunu çalarken bile ritmi kimin belirlediğini fark edemezsiniz.
Belki de mesele ne kadar hızlı çaldığımız değildir.
Asıl mesele, o ritmin gerçekten bize ait olup olmadığıdır.