Türk İş Dünyası Konfederasyonu’nun (TÜRKONFED) 27’nci İş Dünyası Zirvesi, Fırat Sanayi ve İş Dünyası Federasyonu’nun (FIRATSİFED) ev sahipliğinde Elazığ’da bir otelde gerçekleştirildi. ‘Kalıcı Belirsizlik Çağında Ekonomik Dayanıklılık’ temasıyla düzenlenen ve 2 gün süren zirvede, küresel ekonomiden bölgesel kalkınmaya, yapay zekadan yatırım ekosistemine kadar iş dünyasının gündemindeki birçok konu ele alındı. Zirvede ayrıca Türkiye ekonomisinin dayanıklılığının artırılmasına yönelik politika önerileri ile ekonomik ve teknolojik dönüşüm süreçleri değerlendirildi.
Zirveye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Vali Numan Hatipoğlu, Belediye Başkanı Şahin Şerifoğulları, AK Parti Elazığ milletvekilleri Ejder Açıkkapı, Erol Keleş ve Mahmut Rıdvan Nazırlı, MHP Elazığ Milletvekili Semih Işıkver, Fırat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Göktaş, Munzur Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kenan Peker, FIRATSİFED Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yasemin Açık, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren, TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Sönmez ile iş dünyası, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katıldı.
‘2026 YILINDA KİŞİ BAŞINA GELİRİMİZİN İSE 20 BİN DOLARI AŞMASINI BEKLİYORUZ’
Burada konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, küresel ekonomide belirsizliklerin arttığını ancak Türkiye ekonomisinin dayanıklılığını koruduğunu ifade ederek, “Günümüzde küresel ekonomide temel soru, belirsizliğin ne zaman sona ereceğinden ziyade, ülkelerin belirsizlik altında sürdürülebilir büyümeyi nasıl sağlayacağıdır. Bu nedenle ekonomik dayanıklılığı savunmacı bir yaklaşım olarak değil, dönüşümü yönetebilme, fırsatları değerlendirebilme ve uzun vadeli refah üretebilme kapasitesi olarak görüyoruz. Son yıllarda küresel ekonomi jeopolitik gerilimler, ticaret politikalarındaki değişimler, tedarik zincirlerindeki kırılmalar, enerji ve gıda arz güvenliği, iklim değişikliği ve afetler, hızlı teknolojik dönüşüm ve küresel finansal koşullardaki dalgalanmalar gibi çok sayıda riskle aynı anda karşı karşıya kalmaktadır. Bu zorlu şartlar altında dahi Türkiye ekonomisi dayanıklılığını korumaktadır. Bu çerçevede, 2025 yılında yüzde 3,7 oranında büyüyen ekonomimizin 2026 yılında yüzde 3,3 büyümesi beklenirken, büyümenin önümüzdeki üç yıla dair açıkladığımız Orta Vadeli Program döneminde kademeli olarak güçlenerek 2029 yılında yüzde 5 seviyesine ulaşmasını öngörüyoruz. Enflasyonun zirve seviyelerinden belirgin şekilde gerileyerek Ağustos 2026 itibarıyla yüzde 31,5 düzeyinde olması dezenflasyon sürecindeki ilerlemeyi ortaya koymaktadır. Bölgemizdeki jeopolitik gelişmelerin etkisiyle hedeflediğimiz oranın üzerinde kalmış olsak da eş güdüm içerisinde yürüttüğümüz para, maliye ve gelirler politikalarıyla daha önce başardığımız gibi enflasyonu tek haneli seviyelerine indireceğiz. Program döneminde cari işlemler açığının milli gelire oranını yüzde 2,6’dan yüzde 1,6’ya düşürmeyi, işsizlik oranını yüzde 8,1’den yüzde 7,6’ya geriletmeyi ve yaklaşık 2,1 milyon ilave istihdam oluşturmayı öngörüyoruz. 2026 yılında milli gelirimizin 1,8 trilyon doları, kişi başına gelirimizin ise 20 bin doları aşmasını bekliyoruz. Güçlü üretim kapasitemiz, artan ihracatımız, sağlam mali yapımız ve reform gündemimizle ekonomimizi önümüzdeki dönemde daha rekabetçi, daha dirençli ve daha yüksek katma değer üreten bir yapıya kavuşturacağız” dedi.
‘KRİTİK ALANLARDA DIŞA BAĞIMLILIĞIMIZI AZALTACAĞIZ’
Türkiye’nin çevresindeki jeopolitik gelişmelere rağmen istikrarını koruduğunu ifade eden Yılmaz, “Etrafımız ateş çemberi iken ülkemizin istikrarını koruması, caydırıcı güç olarak yükselmesi, diplomasiyi önceleyen ve sorunları müzakere ile çözme yaklaşımı son derece kıymetlidir. Son 24 yılda inşa ettiğimiz güçlü ekonomik yapı; krizlere hazırlıklı olmamızın, değişen koşullara hızla uyum sağlamamızın, şoklar karşısında üretim kapasitemizi korumamızın ve yeni fırsatları değerlendirmemizin temelini oluşturuyor. Dönemsel sınamalar ile karşılaşsak da ekonomimizin temelleri sağlam. Son çeyrek asırda yaşadığımız dönüşüm, Türkiye ekonomisinin ölçeğini ve üretim kapasitesini önemli ölçüde büyütürken önümüzdeki dönemde hedefimizi daha ileriye taşımaktadır. Önümüzdeki dönemin en önemli kavramları arasında ekonomik güvenlik ve dayanıklılık yer almaktadır. Ekonomik dayanıklılığın üretimden ihracata, enerji ve gıdadan teknoloji ve finansa kadar ekonominin bütün alanlarında güçlenmekle mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu doğrultuda, 2027-2029 Orta Vadeli Programı’na dahil ettiğimiz ekonomik güvenlik yaklaşımıyla, Türkiye ekonomisini küresel risklere karşı koruyacak stratejik dönüşümü başlatıyoruz. Buradaki temel önceliğimiz, kritik alanlarda dışa bağımlılığımızı azaltmak, ekonomimizin stratejik kapasitesini güçlendirmek ve çoklu şoklara karşı dayanıklılığımızı daha da tahkim etmektir. Amacımız, stratejik alanlarda kapasite oluştururken küresel ticaret, yatırım ve teknoloji ağları içerisindeki konumumuzu daha da güçlendirmektir. Dayanıklılık ile dışa açıklık, güvenlik ile rekabetçilik arasında doğru dengeyi kurabilen ekonomiler önümüzdeki dönemin kazananları olacaktır. Bu yaklaşım doğrultusunda, bir taraftan fiyat istikrarını ve makroekonomik dengeleri güçlendirirken diğer taraftan üretim ve yatırım kapasitemizi artırmaya, verimliliğimizi yükseltmeye ve ekonomimizin dış şoklara karşı hassasiyetini azaltmaya yönelik politikalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz” diye konuştu.
‘COP 31 TOPLANTISI ÖNEMLİ BİR FIRSAT SUNUYOR’
Tarım ve gıda sektörünün modasının geçmediği bir sektör olduğunu ifade eden Yılmaz, “Son derece önem verdiğimiz alanlarımızdan biri enerji ve doğal kaynaklarda arz güvenliğimizdir. Yerli kaynaklarımızın aranması, üretilmesi ve daha yüksek katma değerle ekonomimize kazandırılmasının ötesinde, enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmeye ve depolama kapasitemizi artırmaya devam edeceğiz. Enerji dönüşümünü çevre politikasının yanı sıra bir rekabetçilik politikası olarak görüyoruz. Yeşil dönüşüm aynı zamanda cari açığımızı da azaltacak ve makroekonomik istikrarımızı güçlendirecektir. Düşük karbonlu üretim kapasitesi, enerji verimliliği ve temiz teknoloji yatırımları önümüzdeki dönemde ülkelerin küresel değer zincirlerindeki konumunu belirleyen temel unsurlar arasında yer alacaktır. Bu yıl ülkemizde yapılacak COP31 toplantısı bu perspektifimizi ortaya koymak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Önümüzdeki dönemde de kritik minerallerden nükleer ve hidrojen teknolojilerine, enerji ve madencilikte kullanılan kritik girdilerin yerlileştirilmesine kadar stratejik ve öncelikli alanlarda Ar-Ge kapasitemizi ve yurt içi üretim kabiliyetimizi daha da geliştireceğiz. Bir başka önemli atılım alanımız ise gıda arz güvenliği ve tarımsal dayanıklılık olacaktır. Tarımı ve gıda sektörünü stratejik ve modası hiç geçmeyecek bir alan olarak görüyoruz. Gıda arz güvenliğimizi önceliklendirecek ve stratejik girdilerde yerli kapasitemizi küresel şoklardan etkilenmeyecek düzeye çıkaracağız. Gıda arzını artırmayı dezenflasyon ve sosyal refah politikalarımızın da önemli bir parçası olarak görüyoruz” dedi.
‘TERÖRÜN EKONOMİMİZE MALİYETİNİ EN AZ 2,3 TRİLYON DOLAR OLARAK HESAPLIYORUZ’
Terörsüz Türkiye hedefinin yalnızca güvenlik ve toplumsal huzur açısından değil, Türkiye’nin ekonomik potansiyelini daha güçlü şekilde harekete geçirecek stratejik bir fırsat olarak değerlendirildiğini ifade eden Yılmaz şöyle konuştu:
“Ekonomik dayanıklılığımızın güçlendirilmesinde bölgesel kalkınma perspektifini de önemli görüyoruz. Bu çerçevede, Terörsüz Türkiye hedefini yalnızca güvenlik ve toplumsal huzur açısından değil, aynı zamanda ülkemizin ekonomik potansiyelini daha güçlü şekilde harekete geçirecek stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyoruz. Son 40 yılda terörün ekonomimize doğrudan ve dolaylı maliyetini en az 2,3 trilyon dolar olarak hesaplıyoruz. Terörün yol açtığı güvenlik maliyetleri ve belirsizlikler ortadan kalktıkça başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yatırım, üretim, istihdam ve girişimcilik daha güçlü biçimde gelişecektir. Uzun süredir kullanılmayan potansiyel harekete geçecektir. Bu doğrultuda, bölgelerimizin kendi potansiyelleri ve rekabet avantajları doğrultusunda uzmanlaşmasını desteklerken bölgeler arası gelişmişlik farklarını azaltacak politikalarımızı da sürdüreceğiz. Özellikle tarım, sanayi, turizm ve hizmetler sektörlerinde bölgelerimizin sahip olduğu potansiyelleri daha etkin şekilde değerlendirerek yerel işletmelerimizin ulusal ve küresel değer zincirlerine daha güçlü bir şekilde entegre olmasını sağlayacağız. Bunun yanında, iltisak hatlarının hızlandırılması başta olmak üzere ulaşım, lojistik, dijital altyapı ve enerji başta olmak üzere ekonomik faaliyetlerin ihtiyaç duyduğu altyapıyı güçlendirerek yatırım ortamını bölgelerimiz genelinde daha da iyileştireceğiz. Türkiye, bugünün belirsizliklerini aşacak tecrübeye ve önümüzdeki dönemin fırsatlarını değerlendirecek güce sahiptir. Güçlü, tecrübeli ve dirayetli bir liderliğe, tecrübeli kadrolara sahibiz. Hükümet olarak istikrarı koruyacak, üreticimizin ve girişimcimizin önünü açacak, ülkemizin rekabet gücünü artıracak adımları kararlılıkla sürdüreceğiz.”





























